CLICK HERE FOR THOUSANDS OF FREE BLOGGER TEMPLATES »

Monday, June 30, 2008

merhaba

Aptalım. Çocuğum. Ergenim. Yaşlıyım. Güçlü taklidi yapıyorum. Burnumu sokmamam gereken işlere ilgi duyuyorum. Sonra üzülüyorum. Çok üzülüyorum. Neden bu kadar üzüldüğümü anlamıyorum. Kolay güveniyorum. Tam tersiymiş gibi davranıyorum. Korkuyorum. Kendimi korumaya çalışırken, sanırım batırıyorum. Konuşamıyorum. Soramıyorum. Anlatamıyorum. Bütün duygularımı aldırmak istiyorum. Kendime eziyet ediyorum. Etmemek elimde değil, sinir oluyorum. Bi adaya düşüp sineklerin tanrıçası olmak,iki yıl orda kalıp sadece cumaları çıkmak istiyorum. Umursamak istemediğim insanları umursamamayı başarmak istiyorum. Bi anda kafayı yiyip söylemek istediğim herşeyi insanların yüzlerine bağırmak istiyorum. Bunu hiç bir zaman yapamıycak olmaktan nefret ediyorum. Minicik de olsa bi umut kalıyo hep içimde. En kötüsü de o oluyo. O da gitsin istiyorum. Çok Şey istiyorum. Olmuyo zaten






Alakasız not: Kültür seviyelerini kanıtlamak için kimsenin bilmediğini düşündükleri kelimeleri sürekli kullanarak konuşmaya çalışan insanlar, ben size çok gülüyorum.
Dadaist bir yaklaşımla egzotizmin doruklarında nihilizmi benimsemiş şekilde alter egomu tatmin etmek için yazdım bunu. Hemde uydurdum ama güzel oldu bence. Öpüyorum

Wednesday, June 25, 2008

this is not a love post , but it's full of love

Okul ve dershane bittiginden beri sakin,guzel geciyo gunlerim. Kitap okuyorum,film izliyorum(veronica mars izliyorum(:),müzik dinliyorum bol bol. Son zamanlarda tercihimi daha sakin sarkılardan yana kullanıyorum,yaşlanıyorum. Birde gitmeye üsenmeyip herhangi bir müzik dinleme aygıtı alsam pek güzel olucak. Dışarı çıkıyorum, içki içiyorum bol bol, arkadaslarımla çok vakit geciriyorum,gülüyorum,eğleniyorum. Minik partiler veriyoruz,bizbize mutlu oluyoruz.
One love'a gidemediğim için bile pek üzülmüyorum. Onun yerine yaptığımız minik havuz partisi yazın geldiğini hatırlatıyor bana. Garip olaylar kaçırmıyo keyfimi.Yanaklarım yanmış pembe pembe. Saatlerce verandada oturup konusabiliriz,yada müzik dinleyebiliriz hic bisey yapmadan.Yapıyoruzda çiftçi misali ayağımızın dibinde köpeklerle. Saat ve alkol oranı ilerledikçe saçmalama oranı da artıyo ama dedim ya keyfimizi kaçırmıyo hiçbişey. Dönüş yolundaki şöförümüzün içinde gizli bir komedyen olduğu çıkıyo ortaya. Deli gibi kullanıyo minibüsü ama gülüyoruz biz. Eve dönüyorum yorgunluğum duştan sonra mayışmaya dönüyo. Televizyona bakıyorum biraz. Bilgisayarın başına geçiyorum. Klavyem yok ortalarda. O bile bozmuyo sinirimi. Bu yazıyı da üşenmeyip ekran klavyesiyle yazıyorum. Şikayet etmiyorum üstelik.

Mutluyum çünkü ben. Hayatımda büyük bi değişiklik yok ama mutsuz olmak için bi sebep görmüyorum. Arkadaslarımı , ailemi seviyorum , müziklerimi seviyorum(sahipleniyorum) , yemeyi , içmeyi , gezmeyi , alışverişi , kitapları , filmleri seviyorum.Kendimi seviyorum. E hepsine de sahibim daha ne.

Hayat güzel, ben güzelim hahayt


Oha. Bu yazıyı bitirdikten 5 dakika sonra msnde yaptığım bir konuşma içimdeki bütün yaşama sevincini emdi. Neyseki biseyleri takma seviyem gittikçe dustugu icin geri geliyo sevincim. Sizlere de akıl fikir diliyorum.


Ve evet şarkı isimleriyle kelime oyunları yapıp onları başlık olarak kullanırken çok eğleniyorum

Saturday, June 14, 2008

Tavsiyeler...

Kendime ve herkese tavsiye; sabaha karşı 05.03 sularında sigaranızı ve çayızı elinize alıp balkona çıkın... Bir kulaklık yardımıyla; kulaklık olması şart çünkü dışarıdaki sesleri duymadan şarkıya odaklanmalısınız; Fungu - Death Dance dinleyin...

Kendime ve herkese tavsiye; ilk tavsiyeyi uygularken üstünüze bir şeyler giyin, o saatte hava soğuk oluyor...

Kendime ve herkese tavsiye; ara sıra çocukluğunuzu parçalarını dinleyin, çocukluğunuzun dizilerini izleyin, çocukluğunuzun filmlerini bulun... İnsanı ne kadar mutlu ve huzurlu yaptığını tahmin edemezsiniz... Ve lütfen, Oya Bora'yı unutmayın!

Kendime ve herkese tavsiye; paranızı kendiniz için harcamanız gerektiğini unutmayın, yoksa elinizde hiç para yokken 50 YTL arkadaşınıza ve en az 75 YTL konsere harcamak zorunda kalabilir ve zorluk çekebilirsiniz...

Kendime ve herkese tavsiye; Calvin&Hobbes okuyun...

Kendime ve herkese tavsiye; Moulin Rouge ve Los Amantes del Círculo Polar filmleriniz mutlaka izleyin...

Kendime ve herkese tavsiye; Does It Offend You, Yeah dinleyin...

Kendime ve herkese tavsiye; "Can Koçak" oyununu oynamaktan sıkılmayın...

Kendime ve herkese tavsiye; Rengim'in göğüslerini takdir edin...

Friday, June 13, 2008

ho ho ho

Küçüklüğümden beri noel baba figürüne hiç ısınamadım. Yok Antalyalıymış yok tontonmuş hediye verirmiş kandıramadı beni hiç bi zaman. Bana hediyelerimi babam getirdi hep , hep babamı sevdim ben. (anneni mi daha çok seviyosun babanı mı ikileminde ikiside eşitti ama gözümde). Noel baba kılığına girdiğinde bile ki her zavallı baba hayatının bir döneminde bu yoldan geçmek zorunda sanırım onun babam olduğundan hiç şüphem olmadı. Olsa zaten ağlardım büyük ihtimal

Şişko, bıyıklı ve kırmızılar içinde bi adam fikri hiç sevimli değil bence. İşten atılmış bi itfayeci belkide. Üstelik hangi aklı başında çocuk kocaman göbekli adamın daracık bacadan geçebileceğine inanırki.

Noel babanın çocuklar tarafından sevilmesinin tek nedeni hediyeler. Tamamen çıkar ilişkisi yani. Bi yıl çıkıp gelse bu yıl da hediye yok borçlarım vardı alamadım dese gidip kucağına oturcak bitane adam bulamaz. Onun içinde kötü yani. Zaten noel babalarda hiçbi zaman çocuklara karşı bi sevgi ifadesi göremedim. Hep al hediyeyi de git daha birsürü ev var dağıtım yapılcak der gibi bi tipleri oldu.

Üstelik zavallı kene de çok çekti noel babalardan. Onlara vuramazdı. Sonra çok korkunç tipli noel baba çetesi gelip keneyi benzetmişlerdi. Sonunu hatırlamıyorum da kene kazanmıştır gerçi. Kene raks.Kaşıııııık!

Büyün noel baba kültürümün izlediğim film,dizi vs. den olduğunu belirtip dışarıdaki iyi noel babalara selamlarımı gönderiyorum

Haziranın ortasında noel baba nerden çıktı dersek eğer. Dilan insanlara hediye olarak kakasını paketleyip vermeyi çok sevdiğini söylediğinde geldi aklımıza. Aylavyu Dilan!

Thursday, June 12, 2008

Yazacak çok şeyim var; ama yazmaya cesaretim yok... Ne kadar kötü... Hani sadece düşüncelerimi insanların bilmesinden korkmak değil bu... O da var biraz ama tek başına değil... Ciddi anlamda yazamamak üzüyor beni çünkü... Hani belki de duygularımı birçok kişiden yoğun yaşıyorum... Belki falan değil, inanıyorum buna... Yeterli olması gerekmez mi hissettiklerimi anlatabilmeye?? Neden oturup bir "Starcrossed" veya "The Sweets" yazamıyorum?? Bana bunun mantıklı bir açıklamasını yapabilecek olan biri var mı?? Yok mu?? Ben de öyle tahmin etmiştim...

Not: Starcrossed veya The Sweets değildi bunları yazarken dinlediğim şey, Maps'di...

Saturday, June 7, 2008

İtiraf etmeliyim ki az önce yazdığım o yazıdan sonra sigara içmek istedim... Yalnız bugün sayın yıldızkız ile sigaramı bitirdiğimiz için öyle okudum sadece yazıyı... Sonra da pipo içmeye karar verdim... Ve pipomu yaktım... Yalnız fark ettiniz mi daha önce bilmiyorum ama bazen kendimizi dizi ve filmlere fazla kaptırıyoruz... Az önce o pipoyu yaktıktan sonra yazı yazmak istedim... Hani ağzımda pipo falan... Ve blog'u açtım hemen... Ve şu anda belirtmezsem anlamı kalmaycak, Alanis Morissette - My Humps yorumu dinlenmeye ama daha da çok izlenmeye değer bir yorumdur herkese tavsiye ederim... Şeye bayıldığımı fark ettim... Sabaha karşı, güneş doğarken kahve veya çay içerek balkonda sigara içmeyi... Ama üstümde genelde depresyon kazağım olurdu, bu defa daha büyük bir hazine var! Cenk'in sweatshirt'ü... Üstelik de hâlâ o kokusuyla... Bir kıyafet ne kadar güzel kokabilir merak eden varsa Cenk'in kıyafetlerini tavsiye ediyorum ben... Evet belki de sapığım ama gerçekten çok güzel kokuyor... Ve hatta ben bu kokuyu içime çekerekten pipomu tüttürmeye balkona ilerliyorum... Bu yazımı da burda bitiriyorum...

Thursday, June 5, 2008

a wish to be a big cactus

Pembe kapaklı shakerımı seviyorum.
Doktorötkerin hazır milkshakeinin icine elma suyu katmayı seviyorum.
Gecenin bi yarısı izlediğim filmleri seviyorum
Kontrol edemediğim şeyleri sevmiyorum
Yeni saçlarımı seviyorum
Gecenin bi yarısı kraker ve labneyi seviyorum
Tramisuyu seviyorum
Midye tavayı da seviyorum
Yazın yemek yemeyi sevmiyorum
Uyumam gerekirken uykumun gelmemesini sevmiyorum
Kedimi kimse sevmesede ben seviyorum
Sevmediğim insanların hakkımda konuşmasını istemiyorum
İstanbul planları yapmayı seviyorum
Onları uygulamayı daha çok seviyorum
Ankarayı sevmiyorum
Kimya Dawsonı seviyorum
Daha önce hiç sevmediğim bi bisikletle karşılaşmadım*(:
Büyümeyi sevmiyorum

Wednesday, June 4, 2008

Who needs a heart when the heart can be broken?

Yazıma başlık olarak ünlü düşünür Tina Turner'ın bu sözünü seçmiş olmamdaki sebep şudur ki şu anda aslında beni sevindirmesi gereken bir durum biraz kalbimi kırdı... Nedenini bilmiyorum ama içimde bir rahatsızlık hissinin oluşmasına neden oldu... Oysa ki benim bu duruma çok sevinmem gerekirdi... Bu durumda bir kalbim olmamış olmasaydı kırılamazdı değil mi ama? Bir yandan da oldukça sıkılmaktayım zaten... Süper Aile falan da fayda etmemeye başladı... Şey istiyorum ben... "O" insan yanımda olsun ama dursun yani sadece öyle... Başka bir şeye gerek yok... Yanımda olsun sadece... Varlığını hissetmek istiyorum sadece... Şimdilik tabii... Yakında daha fazlasını da istersem hiç şaşırmam... Ayrıca çok kıskanç bir insan olduğumu da fark ettim... Bir insan nasıl herkesi kıskanır yaa? Ama herkesi... Arkadaşlarımı falan da kıskanıyorum resmen birbirlerinden... Off... Ve tüm bu karmaşık duygularıma da "Wish You Were Here" hiç yardımcı olmuyor...

Helo blog ay em hiyır!

Evet ben geldim... Bence hoş geldim...


Şu bloga girmek için neler çektiğimi bir ben bilirim bir de Deniz... Kaç saattir önce kaydolamadım bir türlü, sonra da aptal blogger göstermedi davetimi! Delirmek üzereydim zira bir yandan da Laura Marling dinlemekteydim... Tamam kadın güzel müzik yapıyor ama insan sinirden delirmek üzereyekn mıy mıy şarkı söyleyen insanlar dinlememeliymiş onu anladım... Ayrıca bu nasıl bir cümleydi böyle?? Bu durumda bizi bir nebze rahatlatsın diye o muhteşem zenci sesini dinliyoruz ki kendilerini sizler Macy Gray olarak tanımaktasınız... Ve ben bugün kendimden hiç beklemediğim bir cesaretle hayatımda ilk defa yazdığım bir şeyi kamuya sundum ki şu anda burda olma nedenlerimden biridir herhalde... Tabii başka nedenleri de var burda olmamın... Yazma isteği yeşerdi içimde... Hep bu "Bitmeyecek Öykü"nün yüzünden... Çok süper bir kitap olduğu için değil de ben uzun zamandır "gereksiz" olmayan bir kitap okumayı beceremediğimden olsa gerek... Uzun zaman kitap okumadan sonra üst üste de iki tane "gereksiz" kitap(burdan Dostoyevski'yi kınıyorum) okuduktan sonra ben iyice adam gibi bir kitaba acıkmışım sanırım... Onu da bulunca yazmaya döndüm hemen... Ve bütün bunları artık açıkladığıma göre yazmaya da başlayabilirim sanırım...



Ben yine saçma bir insan olmaya başladım bu aralar... Evet yaptım bunu... Ki bunu direk olarak "rumuz"umdan da anlayabiliriz sanırım... Spiffleşmeye başladım yavaştan... Spiff denen karakterden de bahsetmek lazım sanırım biraz bu noktada... Calvin & Hobbes okuyanlar bilirler ki Spiff dediğimiz bu karakter Calvin arkadaşımızın; ki kendilerinin oyuncak kaplanının yalnızlarken canlandığını düşünen altı yaşında bir çocuk olduğu gerçeğini göz önünde bulunduracak olursak bu çok normaldir; zor durumlarında kendini hayal ettiği biçimidir... Bir uzay kaşifidir bu karakter ayrıca da ve evet ben sanırım hep "deneme" dilinde yazacağım... Bu da okulun kötü yönlerinden biri olsa gerek...


Bir de artık İngilizce kelime kullanmamaya karar verdim çünkü çok fazla İngilizce kelime kullanmaya başladım sanırım... Artık İngilizce düşünmeye başladım işin kötüsü bir de... Çok fena... Hatta yukarıda da yaptım bunu... İngilizce düşündüm ve tam Türkçesini bulamadım gibi... Tırnak içine aldım bu durumda da...


Ayrıca bu blog sanırım önümüzdeki bir ay boyunca her gece benim yazılarıma ev sahipliği yapacak çünkü içimi dökecek bir şey aramakla kalmayıp sabaha kadar da bazı insanların MSN'e gelmesini beklediğim için bol bol vaktim var...


Şunu da paylaşmak isterim ki; "Time Of My Life", "I Thought I'd See You Again", "I Try", ve "When I See You" oldukça dinlenmesi gereken şarkılardır... Hem de Macy Gray'in sesi diyorum ve başka bir şey demeye gerek olduğunu düşünmüyorum... Ama yine de düşünen varsa şöyle diyorum; "when i saw you i wanna love you all over the place"... Çok tatlı bir söz bence kendileri...


Bu yazımı sonlandırmaya karar verdim ben çünkü sigara içmeye gidiyorum... Tabi burada sorulacak asıl soru şu; "sanki sigara içerken bu burda duramıyor mu?"... Cevap vermek gerekirse okuyucuya yazık olduğunu ve çok uzatmamam gerektiğini söylüyorum... Sağlıcakla kalmalarını diliyorum...

paris je t'aime üstelik you re not bringing me down

Uzun zamandır izlemek isteyip de fırsat bulamadıgım paris je t'aime i izledim bugün. Sanatsal değerini bilemiycem ama tam bir feel good movieydi benim için. Sonunda gözümde bikaç damla yaş ağzımda şapşal bi gülümseme bakakaldım ekrana.

Filmleri izlemeden önce haklarında bişeyler okumayı sevmediğim için ilk başlarda sürekli hikayelerin devamını bekledim bi sonraki filmcikte. Sonra farkettim ki izledikçe izliyorum e izlediklerimin hepsinin de devamını istiyorum. Kısa filmlerde sevdiğim şeylerden biri de bu sanırım daha fazlasını istemek(pepsi).


p.s: günün şarkısını da new york i love you but you re bringing me down ilan ediyorum.tüm sevip de sevilmeyenlere tehey